Önay YILMAZ
Kaynak: Milliyet

Şu an odamdayım. Ve ben bugün edindiğim bu tecrübeden çok olumlu düşünceler çıkardım. Ölümün ne olduğunu, aslında hiç de romantik olmadığını gördüm. Bugün ben ölümle tanıştım! Siz siz olun, doğru dürüst ölün, kendinize sakın otopsi yaptırmayın.”
Bu sözler, 24 Aralık 1997 günü, 2. sınıfında okuduğu Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi tuvaletinde asılı olarak bulunan Ali Serkan Eroğlu’na ait. Ablası tıbbı kazandığında, 16 yaşındaki kardeşi Serkan’ı bir otopsi operasyonuna götürmüş. Ve Serkan, ölümünden sonra ailesi tarafından derlenen “çiçeğin gözü yıldızlardaydı…” adlı kitapta, “otopsi macerası”nı yukardaki bu düşüncelerle dile getirmiş.
Serkan, “Kendinize sakın otopsi yaptırmayın,” demiş demesine ama, otopsiden de kurtulamamış. Serkan’ı 16 yaşında otopsi izlemeye götüren ablası Dr. Aylin Eroğlu, bu kez onun 4 yıl sonra cansız bedenini otopsi odasına istemeye istemeye, şüpheli bulduğu ölüm nedenini öğrenmek amacıyla götürmek zorunda kalmış. Aylin, intihar denilerek rafa kaldırılmak istenen bu olaya müdahale etmiş. Çünkü yaşama sıkı sıkıya bağlı olan kardeşinin intihar ettiğine başından beri inanmamış. Doktor olmasının da etkisiyle ölüm olayını bir savcı gibi titizlikle araştırmış. Araştırdıkça ve düşündükçe kafasındaki kuşkular daha da artmış.
Kloroformla bayıltılmış
Aylin’in kardeşine yaptırdığı ayrıntılı otopsinin raporu, olayın bir cinayet olduğunu, kuşkularında ne kadar haklı olduğunu kesin olarak ortaya çıkarmış. İstanbul Adli Tıp Kurumu’nca yapılan incelemede, Serkan’ın cesedinden alınan kanda 7.3 mg / dl oranında kloroform bulunmuş. Raporda, kloroformun kanda 7 mg / dl oranında bulunmasının yetişkin bir insanı baygın tutmaya yettiği, asılmanın, Serkan’ın kloroform koklatılarak bayıltılmasından sonra gerçekleştiği saptanmış.
Kendisiyle görüştüğümüz Aylin, “Bu rapor, Serkan’ın cesedi bulunduktan sonra, soruşturmanın sonuçlanmasını beklemeden, ölümün intihar olduğunu açıklayanları da yalanladı,” diyor. Aylin başka bir olayla da benzerlik kuruyor:”Bu rapor aynı zamanda, geleceğinden korkarak kardeşimi yokedenlerin, gizlemeye çalıştıkları cinayeti de açığa çıkardı. Kloroformla bayıltarak öldürme, 7 TİP üyesi gencin öldürüldüğü `Bahçelievler Katliamı’nda Abdullah Çatlı ve arkadaşlarının kullandığı bir yöntemdi. Çatlı ve arkadaşları, Faruk Ersan ve Salih Gevence’yi kloroformla bayıltarak Eskişehir yoluna götürmüşler, burada da öldürmüşlerdi.”
Aylin’in anlattıklarına göre, kardeşi öldürülmeden bir süre önce sivil polislerce gözaltına alınmış; muhbirlik teklif edilmiş; kabul etmediği için tehdit edilmiş ve dövülmüş. Gece yarısı evlerinin yakınlarında serbest bırakılmış. Kardeşi bu olaydan sonra hayatının tehlikede olduğunu belirterek, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuş. Dilekçe vererek kaçırıldığını ve tehdit edildiğini, işkenceyle sorgulandığını ve bunun Terörle Mücadele Şubesi’nde olduğunu anlatmış, “Eğer başıma bir şey gelirse bunun sorumlusu Terörle Mücadele Şubesi’ne bağlı polislerdir,” diyerek kendisini kaçıranların cezalandırılmasını istemiş.
İşte Aylin’in soruları
Aylin kendi kendine sorduğu soruları, artık kamuoyuyla da paylaşıyor. Aylin’in sorduğu ve yanıtını bizim de merak ettiğimiz sorular şunlar:
* Serkan’ın cesedi, sırt çantasının kayışına asılmış olarak bulundu. Kayış, çantadan bıçak, jilet benzeri bir aletle kesilerek ayrılmıştı. Ancak, Serkan’ın yanında tırnak makası bile bulunamadı.
* Fakültenin manyetik kartla açıldığı belirlenen giriş kapısının, 23 aralık günü mesai bitiminden sonra kullanıldığına ilişkin araştırma neden yapılmadı?
* İzmir Tabip Odası’nın istemine karşın otopsiye neden bir temsilcisinin girmesine izin verilmedi?
* 24 aralık günü cesedi bulan temizlik görevlilerinden Ali Çiçek nöbetçi olmasına karşın, Soner Dalak’ın fakültede ne işi var?
* Olayın cinayet mi, intihar mı olduğu henüz belirlenmeden tuvalet neden hizmete açıldı? Tuvaletin klozeti neden değiştirildi? Tuvalette, kapılarda neden parmak izi araştırması yapılmadı?
* Serkan’ın cesedinin bulunduğu tuvaletin yanında, temizlik işçilerince kullanıldığı söylenen, ancak bütün öğrencilerce `okuldaki sivil polislerin kullandığı’ bilinen odanın olay günü veya öncesinde kimler tarafından kullanıldığı neden araştırılmadı? Bu odadaki parmak izi araştırması neden yapılmadı?
* Bu odanın bir merdivenle otoparka açılan kapısının anahtarları kimde veya kimlerde var?
* Olaydan sonra Serkan’ın gözaltına alınarak tehdit edildiğine ilişkin suç duyurusu neden dikkate alınmadı? Oysa bu dilekçeyle suçlanan kişiler (Terörle Mücadele Şubesi görevlileri) cinayetin ilk zanlılarıydı.
* Bu polislerle ilgili yürütülen `idari soruşturma’ bugüne kadar neden sonuçlandırılmadı?
* Tefeci Nesim Malki’nin öldürülmesi olayında aranan Erol Evcil’le bağlantıları nedeniyle görevden alınan, ancak Serkan’ın öldürülmesi sırasında İzmir Emniyet Müdürü olan Ahmet Demir, henüz soruşturma sürerken, ölümün intihar olduğunu açıklamıştı. Ege Üniversitesi Rektörlüğü’ne gönderdiği 14 Ocak 1998 tarihli yazısında, yanıltıcı bilgi vererek soruşturmayı saptırmaya çalışan Demir hakkında, cinayetin otopsi raporuyla resmileşmesinin ardından Savcılığa başvuru yapıldı mı?
Neden öldürüldü?
Aylin’in soruları daha uzayıp gidiyor ve hepsi de can alıcı ve yanıt bekleyen sorular. Bu kez Aylin’e soruyu biz soruyoruz: “Peki Serkan’ı kimler neden öldürmüş olabilir? Serkan bilmemesi gereken bir şeyi mi öğrenmişti?”Bunun yanıtını hemen veriyor:
“Serkan bilmemesi gereken bir şeyi biliyor muydu, bilmiyor muydu ben bunu bilemem. Ama bildiklerimi anlatayım. Kardeşim, bütün eğitim yaşamı boyunca derslerinde başarılıydı. Gazetecilik, lise çağında belleğine kazınmıştı. Ancak sadece yazmayla sınırlı değildi. Resim yapan, öyküler ve şiirler yazan, tiyatro çalışmaları yapan, gitar çalan başarılı bir gençti. Evimize hiçbir zaman haber vermeden gelmemezlik yapmadı. Haber vermeden gelmediği ilk günün ertesinde okulda cesedi bulundu. Geleceğe dönük projeleri olan kardeşim, okulda `özerk – demokratik üniversite’ istemiyle yapılan bazı eylemlere katılmıştı. Lider kişiliği vardı ve bu özelliğiyle olsa gerek Türkiye’deki bütün üniversitelerde bulunduğu bilinen polisin dikkatini çekmişti. Bu olay bana göre, kardeşim gibi ilerici demokrat kişileri sistemli bir sindirme hareketi diye düşünüyorum.”
Tehditlere aldırmayan, olayın üzerine cesaretle giden Aylin Eroğlu’nu, Çapa Tıp Fakültesi Nükleer Tıp servisindeki görevinin başına uğurlarken, yeni yıldan beklentisini soruyoruz. Yanıt bizim tahmin ettiğimiz gibi oluyor: “Kardeşimin katil veya katillerinin biran önce bulunması…”
Kamuoyu bu olaya oldukça duyarlı ve bu olayın peşini bırakmaya pek niyetli değil. Biz de bu yazıya şimdilik kaydıyla, Serkan’ın 29 Eylül 1996 günü yazdığı bir şiirle noktayı koyalım:
“Ne kadar güzel bir gün / güzel kokuyor hava / ne kadar güzel düşüyor / çocuklar / yollara. / O yollar ki, cesaret ister yürümek / Ateşten bir yürek / O çocuklar ki sahip bunlara. / Yıllar geçiyor hızla / Zulüm artıyor hızla / Artacak hızla / Ateşten yürekler cesaretle dolana dek / Artacak hızla / hızla / dolacak…”